Sovyetler Birliği döneminde Kızılordu denen dünyanın en büyük ordusu
vardı. Bu ordu o kadar muazzam idi ki savaş meydanında yenmenin yolu
neredeyse yoktu. Çünkü ihtiyatların ihtiyatı, arkada daha güçlü olarak
saklıydı. Seksenli yıllara gelindiğinde ABD ve NATO stratejik denge
olarak güçlenirken Kızıl Ordunun büyüklük gururu başına bela oldu.
Sovyetler Birliğinin tüm kaynaklarını emen Kızıl Ordu savaşsızlık
döneminin gereksiz büyümesinin sonucu olarak statükoya esir oldu.
Statükonun korunması için her yıl artan oranda devletten kaynak
sağlanması gündeme gelmişti. Halkın gelirinin çok büyük kısmı orduya
gidiyordu. Ancak ordu tüm bunlara rağmen yenilik yapamıyor ve mevcut
statükoyu korumayı başarı sayıyordu. Bu gidişe dur demenin bir yolu
olmalıydı elbette. Ancak tankların caddelere çıkmasından korkan, tek
yönlü siyaset üretmekten öteye gidemeyen bu koca devlet acı biçimde
çatırdayarak çökmüştü. Adına ise akıllıca prestroyka (yeniden
yapılanma) diye sözedilen bu çöküşün mimarı orduydu.
Büyük çöküşün arkasından çok uzun yıllar süren acılar başlamıştı. Yeni
sınırlar çizilmiş, zaman zaman eski birliktelikler uğruna dostluklar
kurulmuş, ancak para denen, kardeşi kardeşten ayıran bir etken
gelişmelerin tek belirleyicisi olmuştu. Yarı bağımlı, yarı bağımsız bir
döneme giren eski Sovyet ülkeleri özgürlüğün tadını hiç yaşayamadan
geçim sıkıntısı ile baş başa kalmışlardı. Nüfus hareketlerinin
neredeyse imkansızlaştığı bu dönemde, etnik çatışmalar da boy
göstermişti. Doksanlı yıllarda dünya kamuoyuna Çeçen sorunu olarak
sunulan Kafkas halklarının siyasi ve ekonomik rant kavgaları boy
göstermiştir. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki savaşlar ve
anlaşmazlıklar hala bir yanardağ misali suskunluğunu korumakta ve ne
zaman sıcak bir savaşa dönüşeceği bilinmemekle beraber beklenmektedir.
Gürcistan bu dönemde çok büyük siyasi ve etnik çalkantılarla baş başa
kalmıştı. Önce Abhazya bölgesinin ayrılıkçı silahlı ayaklanması,
artından Batum’da yaşanan ayrılık yanlılarının bastırılması,
Güney Gürcistan’da Ermenilerin çoğunluklu yaşadığı Cevahiti
bölgesinde yaşanan tatsızlıklar, derken ülkeyi neredeyse ikiye bölecek
olan Güney Osetya’nın Rusya destekli ayrılıkçı
hareketi…
Sular hiç durulmadı. Ukrayna’da yaşanan siyasi gerginliğin
altında da bölgecilik ve hegemonya savaşları yatıyordu. Ülke Dinyeper
ırmağından neredeyse ikiye bölünmüştü. Ne Kuçma, ne Yanukoviç, ne de
Yuşenko kötü gidişe dur diyemiyordu. Kırım Yarımadası apayrı bir
sorundu. Moldovya’da süren karışıklıklar da bölünmenin
eşiğine gelinmişti. Ülke Dnester ırmağının doğu ve batı yakası olarak
neredeyse ikiye bölünmüştü. Bunlar yanıbaşımızda olanlar. Orta Asya
Türk Cumhuriyetlerinde yaşananlar ise daha da trajik idi. Ülkeler
diktatörce yönetiliyordu. Tüm bu etnik ve siyasi çatışmaların arkasında
ise yeni Amerikan yayılmacı veya Rus hegomonyasını azaltıcı politikası
ile Rusya’nın elden çıkarmama politikasının olduğu
görülmekteydi.
ABD’nin Rusya’yı yeşil bir kuşakla çevirme planları
Türkiye’yi bu yıllarda biraz daha önemsiz konuma itmiş ve
Türkiye tam soğuk savaş sonrası rahat edeceği yılları terörle mücadele
ile geçirmiştir. Soğuk savaş yıllarında neredeyse bir milyon asker
beslemek zorunda kalan Türkiye bu gücünü kademeli olarak altıyüz bine
indirmiş ancak sağladığı tasarruf ve açığa çıkan iş gücünü yeteri kadar
değerlendirememiştir.
Yaklaşık yirmi beş yıldır terörle mücadele eden Türkiye ordusunu
modernize etme yolunda çok büyük adımlar atmıştır. Attığı adımlar,
bölgesel bir güç olmaktan çok küresel bir güç olma yönünde olunca, daha
önce kamuoyu araştırmalarında çok düşük yüzdelerle tanınan Türkiye
(Turkey) ismi artık tüm dünya tarafından bilinir olmuştur. Bu
konjektürel ve ağırlık kayması şeklindeki büyüme; bir zafer, bir
gelişme olarak algılanmamalıdır. Etrafında yaşanan sıcak çatışmalar
nedeniyle Türkiye ateşten en çok etkilenen ülke olduğu için ordusunu
kuvvetli tutmak durumunda kalmıştır. Ancak Türkiye’de yaşanan
etnik karmaşa ile halkların birbirine saldırması planlarının hayata
geçirilememesi nedeniyle Türkiye’nin doğal olarak güçlenmeye
devam etmesi ve bölgede İsrail’in tacını elinden alması
sözkonusudur. Tüm bunların önüne geçmenin tek bir yolu kalmıştır. Eski
Sovyetler döneminde olduğu gibi orduyu halkın sırtına kambur etmek.
İşte bu projeyle halkı fakirleştirip hantal orduyu besleme politikasına
eşdeğer maddi kayıplar oluşturan terörle mücadele politikasına itilen
Türkiye’de de statükoların oluşacağı kesindir. Asker
kayırmacılı, tek yönlü demokrasi modelinin üretildiği
Türkiye’nin de statükolara boyun eğmesi durumunda, Sovyetler
Birliği gibi bir çöküşün, yeniden yapılanma adıyla halka sunulması
kaçınılmazdır.
Çünkü böyle bir minareye kılıf örme modeli hiçbir iktidarın veya
hegemonun burnunu kanatmayacak, ancak onyıllarca sürecek bir bölgesel
akımcılık halkın anasını ağlatacaktır.
Türkiye Cumhuriyetinin ikinci yüzyılına tam demokrasi ve insan
haklarına saygı modeli ile girmesi, hegemon güçleri yok etmesine,
gereksiz korumacılığın son bulmasına, sosyal devlet olabilme ilkesini
gerçekleştirebilmesine bağlıdır. Bunun yapılabilmesi için ise her
kurumun içinde reforma ihtiyaç vardır. Kurumların içinde iç barışın
sağlanması, devleti yönetenler kadar o kurumu yönetenlerin ana
görevidir. Kendi mesai arkadaşını hor gören, ona karşı soyut duvarlar
ören zihniyet artık işlerliğini yitirmiştir. Çalışanlar arasındaki
eğitim farkı azaldığı için sorgulama mekanizması daha fazla
çalışmaktadır. Bu mekanizmanın susturulması hiçbir sorunu çözmez. Daha
çok kemikleştirir. Ancak sorunların üstüne gidip sosyal standartların
birbirine yaklaştırılması tüm sorunları çözecektir.
Silahlı savaşla yıkılamayan ülkelerin para ve rant kavgası ile
yıkıldığının gözlerle görüldüğü günümüzde, ülkeyi yönetenlerin, büyük
paralara yön verenlerin, yüksek gelir elde ederken kantarın topuzunu
kaçıranların, şu İstiklal Marşı mısralarını iyi okuması gerekmektedir.
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Çünkü yönetici olmak, ülkeyi yönetmek; sadece akıllı olup bir yerlere
gelmek değil, vatan sevgisini sıradan vatandaştan daha çok hissetmekten
geçmektedir.
Dünya bir ekonomik kaosu aşma planları yaparken, en kestirme yolu
seçecektir. O yolda sorunlu ülkelerin sorunlarını ranta çevirme
planıdır. Bizim toplumsal barışı sağlamamız; sosyal adaletten ve
devletin kurumlarının çalışanlarının bu ülkenin bir ferdi olduğunu
unutmamaktan geçer. Kapısında çalışanları ayırt ederken, derebeylerine
imtiyaz, geri kalanlara teba muamelesi yapan zihniyetin hakim olduğunu
kim görmüyor ki… Çakal politikası bu olsa gerek… Bu
politikanın sahiplerinin herhangi bir partisi yoktur. Bugün de
iktidardadır. Yarın da iktidarda olacaklardır. Sadece at
değiştireceklerdir.
Biz sıradan vatandaşlar olarak Atatürk’ün Gençliğe hitabesindeki bu paragrafı hep aklımızın bir kenarında tutuyoruz.
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin
dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet
içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini,
müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü
zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
(Not: İktidar sadece hükümet değildir. İktidar devlet yönetiminde halen herhangi bir alanda muktedir olanlardır.)
http://www.emekliassubaylar.org/FORUM/2-GUNDEM/1877-CURUMEYE-KARSI-ACILIM-YAPTA-GORELIM.html#1877